Hüseyin ÇAKAL


ULUSÇU TARİH NASIL YAZILIR

Tarih, Kültür ve Sanat


Yazının Amacı,

Modernleşmenin en önemli sonuçlarından birisi ulus kavramı olup buna bağlı olarak ortaya çıkan ulus-devlet ve ulusçuluk olgularıdır. Bu yazımızın amacı da ulus ve ulus-devlet olgusunu, ulusçuluk düşüncesini, bu kavramların kabul görmesi, inşa edilebilmesi için tarihin nasıl kullanıldığını, tarihçinin bundaki rolünü tartışmaktır. 

Tarih yazımının ulusçu düşüncenin temellendirilmesinde nasıl rol oynamıştır, tarih yazıcılığı içerisinde ulusçu tarih yazımının değerini ortaya koyan temel konumlar nelerdir? Ulus devlet olgusunun ortaya çıkışını, bu devlet tipinin temel niteliklerini, ulusçu tarih yazıcılığını etkileyen faktörleri, tarih yazıcılığı içerisinde ulusçu tarih yazıcılığının karşılaştığı güçlüklergibi hususları tartışılacaktır

Ulusçu tarih yazıcılığını dört farklı konumlandırma ile ele alınabilir.

Bunlardan birincisi, geçmişin bilgi ve belgelere dayalı olarak, yansız ve nesnel olarak yeniden kurulabileceğine olan inançtır. Bu yaklaşım içinde olanlara göre nesnel davranabilmek bazı zorlukları içermekle birlikte bu yoldaki çaba devam ettirilmelidir. Ulusçu tarih yazıcılığı ise nesnel olamama gibi bir durumla karşı karşıyadır. Çünkü ulusçu tarih yazımı çalışmaları bir “mit” üretmeye hizmet etme noktasına gelmektedir.Belgelere dayalı tarih yazıcısının, mit üretme biçimindeki ulusçu tarih yazımı karşısında yapabileceği şeyin, var olan bilgi ve belgeler üzerinden ortaya konan iddialar hakkındaki muğlaklığı, onlar üzerindeki sis perdesini, belirsizliği kaldırma çabası içine girmektir. Böylece tarih yazıcısı, berraklaştırdığı iddiaları kullanarak, ulusçu tarih yazıcısının üretmiş olduğu “mitleri” nasıl ürettiğini ve tahkim ettiğinianalizini yapar. Bu, bir çeşit ulusçu tarih nasıl yazılıyor sorusunun cevabı niteliğinde olan bir çalışmadır.

İkinci olarak, ulusçu tarihin yazımında ulusçuluğun nasıl konumlandırıldığı, pratik sonuçlarından hareketle yazmaktır. Bu yaklaşımda, tarihçi kendi söylemini ortaya koyarken bir kötü tanımlaması yapar, bir öteki karakteri oluşturur, biz ve öteki şeklindeki kategorik ayrımın ortaya çıkardığı çatışmacı konumda kendine yer bulur. Bu yazım biçiminde, ulusçu tarih yazıcılığı araçsal rol oynamaktadır. 

Üçüncü olarak, küreselleşmenin etkisi bakımından tarih yazımıdır. Küreselleşmenin bir realite olarak kabul edilmesi durumunda belirli vasıflarıyla çerçevesi çizilmiş sınırlandırılmış bir ulus-devlet kavramı ve anlayışının aşılması, ulus ötesi veya ulus üstü bir hedefe doğru evirilme söz konusu olacaktır. Böyle bir dünyada ulusçu tarih yazıcısının tüm yaklaşımları, analizleri, var olan realiteyle çelişir duruma düşecektir.

Dördüncü olarak, tarihin yazımında post-modernist yaklaşımdır. Bu yaklaşımda bir kötümserlik vardır.Buna göre geçmişte yaşananlar tarih yazıcısı tarafından nesnel ve yansız olarak yeniden anlatılamayacağı kabul edilir. Onlara göre geçmiş nesnel olarak anlatılamaz. Çünkü sadece bir tek realite olmasına rağmen, bunu anlatmaya çalışan birçok realite yazarının varlığından söz edilebilir. Bu da realitenin nesnel olarak anlatılamayacağına işaret eder.Bu bağlamda ulusçu bir tarih anlatımı olanaklı görülmemektedir. Çünkü, bir ulusa dair bir değil birçok realite ve birçok mit ortaya konabilmektedir ki bu da nesnel olmakla çelişmektedir.

Ulusçu tarih yazıcılığının iyi anlaşılabilmesi için ulus, ulus-devlet gibi kavramları, ulusçu tarih yazıcılığını etkileyen faktörler, ne tür yazma sorunlarıyla karşılaşıldı gibi konular tartışılması gerekir.

Ulus Nedir?

Toplumsal bir realite olan ulus kavramı üzerinde çok konuşulmuştur. Ulus kavramını bir aydınlanma projesi olarak da görebiliriz. Çünkü aydınlanma düşüncesindeki ilerleme ve zenginleşme ile birlikte geleneksel toplumsal yapılar aşınmış, toplumu bir arada tutan değerler değişmiştir. Bu çerçevede temel birleştirici olarak görülen kilise ve aristokrasinin saygınlığı aşınmış, yerine aydınlanma düşüncesinin etkisiyle birlikte ulus ve burjuvazi ikame edilmiştir. Yine aydınlanma/modernleşme ile birlikte ortak paydaların önemsenmesi, ön planda tutulması gibi yaklaşımlar terk edilerek, toplumda farklılıkların araştırıldığı ve ön planda tutulduğu bir toplum anlayışı hayat bulmuştur. Bu da çok etnik yapılı devletlerin çözülmesine, yerine ulus olgusunu referans alan devletlerin ortaya çıkmasına katkı yapmıştır.

Ulusçuluk hakkında çok farklı şeyler söylenmiştir. Ulus olgusunun bir realite olduğunu, temelini de ırk, dil, din, coğrafya, gibi faktörlerle açıklamaya çalışmışlardır. Bazı düşünürler ulus olgusunu bir “uyanış” değil bir çeşit “icat” olduğu şeklinde, bazıları da “tasavvur edilen bir çeşit cemaat” gibi değerlendirmiştir. Bu konuda Ernest Renan 1882 yılında verdiği “Ulus Nedir?” isimli konferansında ulus olgusunu ve ulusların sınırlarını ırk, dil, din coğrafya gibi tabii faktörlerle açıklanamayacağını, ulus olgusunun,yaşayan bireylerin özgür iradeleri ile oluşturacakları birlikte yaşama iradesi ile oluşabileceğini, ulusu bir çeşit seçim ile oluşmuş topluluk olarak görür. O şöyle der; “İnsan ne ırkının ne dilinin ne dininin ne nehirlerin akışının ne sıradağların yönünün kölesidir. Sağlıklı bir akla ve sıcak bir kalbe sahip büyük bir insan topluluğu ahlaki bir bilinç yaratır, bu bilince ulus denir.”[1]Renan’a göre ulus bireyler arası bir uzlaşının sonucunda oluşur. Renan bu eserinde ulusu oluşturan bireylerin vasıflarını nitelerken onların arasında birçok ortak yön bulunmakla birlikte birçok şeyi de unutmuş bireylerden oluştuğunu ifade eder. Bunları anlatırken Fransa’nın tarihinden birçok örnekler verir.

Ulus-Devlet

Bubağlamda “ulus-devlet”bir sürekliliği ifade etmez, bir çeşit kopuşu ifade eder. Kiliseden ve aristokrasiden kopuşu ifade eder. Bu VilfredoPareto’nun ifadesiyle seçkinlerin değişimini işaret eder ve topluma yön verecek yeni bir seçkinler zümresinin doğuşunu zorunlu kılar.[2]Oluşturulan veya tasavvur edilen ulus devletin iyi anlaşılabilmesi için “modernite” kavramını veya projesini iyi bilmek gerekir.Modernite olgusunu dört ana boyutu içerisinde tanımlanabilir.

Bunlardan birincisi; “ekonomik” boyut. Modernite ile birlikte geleneksel üretim ilişkileri çözülmüş, yeni üretim biçimleri ve üretim ilişkileri öngörülmüştür. Modernite, köylü ile aristokrasi arasındaki kadim bağları çözmüştür. Köyden şehre gelen insanların bu üretim biçimi ile yeni ilişkiler kurmuştur. Köylü-aristokrasi ilişkisinin yerine burjuva-işçi ilişkisi ikame edilmiştir. Bu gelişmeler mülkiyet ilişkilerini de etkilemiştir. Sermaye birikiminin devamlılığını sağlayacak mülkiyet ilişkileri oluşmuştur.

İkinci boyutu“bilgiye” yaklaşımdaki farklılaşma ile oluşturur. Modernite, dış gerçekliğin nesnel olarak algılanabileceğini, buradan hareketle de nesnel bir doğa ve sosyal bilimin kurulabileceğini, zamandan ve mekândan bağımsız evrensel bir bilginin olabileceğini öngörür. Ahlak ve hukuk alanlarının da nesnel olarak inşa edilebileceğini kabul eder.

Üçüncü boyutu“yurttaşlık sorumluluğu taşıyan bireyin” oluşturur. Geleneksel yapıda var olan köylü-aristokrasi karşıtlığı/ilişkisinin temel oluşturucusunda dinin rolü etkindir. Çözülen geleneksel ilişkinin yerine ikame edilen burjuva-işçi karşıtlığı/ilişkisindeköylü yerine özgür iradesini taşıyan birey ikame edilir. Böylece Rousseau’nun tanımladığı anlamda, sorumluluğunun bilincinde olan özgür, hak ve yükümlülüklerinin sorumluluğunu taşıyan bireylerin arasında sözleşmeli yaşam kendine yer bulmuştur. Bu gelişmeler, geleneksel üretim ilişkilerinin çözülmesini hızlandırmış, tarım toplumunun inşa ettiği yerel bağları çözmüş ve bireylerin hareketliliğini arttırmıştır. Böylece şehirler gelişir. Çözülen geleneksel bağlar ile, yeni oluşan birey profilinin insanı, kendisini iradesi ile yaptığı sözleşmenin sorumluluğu altında tek başına, korumasız, her türlü riske açık bir yaşamın içine bırakmıştır. Böylece, aristokrasiden boşalan alan burjuvazi ile, kiliseden boşalan alan da ulus ile ikame edilir. Bireyleri bir arada tutacak unsur olarak ulus etkin bir şekilde,hiç geri gitmemek üzere kendine bireylerin zihinlerinde ve kalplerinde yer bulur.

Dördüncü boyutu “demokratik ulus-devlet” oluşturur.Modernite ile birlikte artık bireyin geleneksel ilişkileri değişir. O aristokrasi/feodal bey için değil, kendisi için çalışmaktadır. Birey için bir sivil alan, mahremiyet alanı oluşmuştur. Bireyin iradesi ve onun öznelliği ön plana çıkar, buna yönelebilecek muhtemel müdahalelere karşı bireyin güvenliği korunmaya çalınır. Bu kapsamda devletin meşruiyetinin kaynağı tartışılmış ve birey karşısında devletin iradesine sınırlamalar getirilmiştir. Böyle bir toplumsal organizasyonda toplumsal iyinin nasıl tayin edileceği sorunu da yine toplumu oluşturan bireyin iradesine teslim edilmiştir. Bu gelişmeler ile birlikte geleneksel devlet ve toplum yapısındaki devletin/kralın/imparatorun meşruiyetini tahkim eden ilahi irade yaklaşımı terk edilerek bireylerden oluşan bir ulusun iradesi,meşruiyet kaynağı olarak yaşam bulur.

Modernleşme projesi ile ulus-devlet konumlanması iki temel çelişkiyi barındırmaktadır. Bunlar yukarıda açıklanan ulus-devletin de içinde hayat bulduğu modernleşme projesinin konumlanmaları ile ulus-devlet olgusunun doğası arasındaki çelişkilerdir. Westphalia Barışı ile kendine alan bulan ulus-devlet, sınırları belli ve bu sınırlar üzerinde mutlak egemen olan ve bu egemenliğinde ortak tanımayan bir otoriteyi ifade eder[3] ki bu, geleneksel yayılmacı imparatorluk tarzı fetihçi devlet karşıtı bir organizasyondur. Modernitenin temel belirleyicileri olan dört konum da sınır tanımayan, evrenselci bir karaktere sahiptir. Yine modernitenin temel yaklaşımlarından olan farklılıkları araştırma, bu farklılıkları ön plana çıkarma yaklaşımı bir öteki kavramını inşa etmekte ve barışa değil çatışmaya zemin hazırlamaktadır. Bu da barışı ve daha iyiyi temsil ettiği iddiasında olan, evrenselci bir düşünce olarak kendini konumlandıran modernite ile çelişmektedir. 

Ulusçu Tarih Yazıcılığında Belirleyici Olan Faktörler

Tarih yazımı çalışmalarında, yapılan incelemede dönemin siyasal iktidarı ve siyasal kültürünün niteliği mutlaka incelenmelidir. Çünkü ülkelerin siyasal kültürleri, kendi konumlarını inşa ederken geçmişi de bu bağlamda kullanımı büyük rol oynar.[4] Tarih yazımındaki ana yorumlar, eğilimler de büyük ölçüde siyasi düşünce akımlarına paralel gelişmektedir.

19. yüzyıl tarihçilerinin birçoğu siyasal iktidarın himayesinde yer almış[5], var olan iktidarın siyasal biçimini olumlayan yorumlar ve tarih yazıcılığı perspektifleri geliştirmişlerdir. Alman tarih yazıcılığı ve romantik akımlarla Alman siyasal yapısı arasında bir ilişkinin varlığı, yine Fransız tarih yazıcılığı ile Fransız Devrimi ve rasyonalist, pozitivist yaklaşımlarla Fransız siyasal yapısı arasında bir ilişkinin varlığı ileri sürülebilir.   

Modernitenin bir sonucu olan ulus-devletin konumunu tanımlayabilmek için ilk yapılması gerekenin bir topluluk hayal edilmesi gerektiğidir. Bunun için tarihçiler ve anlatı ustası edebiyatçılara büyük sorumluluk yüklenir. Bir “ütopya” oluşması gerekir. Türk tarihi açısında Halide Edib’in“Yeni Turan” isimli romanı buna iyi bir örnektir. O bu romanını 1913 yılında yazmasına rağmen 1930’lu yılların toplumunun düşünce dünyasını ve siyasal yapısını anlatır.[6]

Avrupa’da tarih eğitimi ulusal kimlik yaratmak ve güçlendirmek için bir araç haline getirilmiştir. Bu açıdan baktığımızda ulusçuluk ve tarih yazımı birbiriyle sıkı sıkıya bağlantılıdır.[7]

Fransız tarih yazıcılığı, ulusa ilişkin idealleştirmelerini, geleneksel bağların yerine ikame edilecek ideal faktörleri betimlerken anlatımları Renan’ı hatırlatır, toplum analizlerinde kullandığı kavramsallaştırmaların da Fransız sosyoloji akımlarının kavramlarını kullanır. 

Alman tarih yazıcılığı, Alman romantizmi bağlamında ve “ben ve öteki” karşıtlığı içerisinde konuyu inceler. Bu yaklaşım, kendisini bir öteki oluşturarak ki bu genellikle negatif bir figür olarak konumlanır, anlattır. Bunun ile ilgili tüm betimlemelerini öteki kavramını detaylandırmak şeklinde ortaya koyar. Tarih yazıcılığındaki bu romantik ulusçuluk bir tür ideolojik form içerisinde ilk öğretimden başlayarak öğretilir. Burada şu soru sorulabilir. Ne oldu da Fransa ve İngiltere gibi ülkelerdeki ulus olgusu ile Almanya, Rusya gibi ülkelerdeki ulus olgusu farklılaştı. Ne olduda Almanya, Rusya, Türkiye, özellikle Mısır, Suriye, Irak gibi Arap ülkelerinde ulusçuluk bir “pan hareketi” formunu aldı. HannahArendt bunu ülkelerin kara ve denizlere göre konumlarından hareketle açıklar. Fransa, İngiltere, İspanya, Amerika gibi ülkelerin deniz aşırı faaliyetleri nedeni ile toplum yapısının çeşitlendiğini, açılımını kendi toplumları dışına taşıyabildiklerini, fakat Almanya, Rusya, Türkiye, Mısır, Suriye, Irak gibi ülkelerin ise böyle imkanlarının olmaması nedeni ile karasal yayılıma ihtiyaç duyduklarını, bunu da ülkesi dışındaki soydaşları bağlamında bir yayılım fikri ile aştıklarını, öteki kavramının da bu yayılımı kolaylaştırdığın ifade eder.[8]O bu betimlemesinde Alman Nasyonalizmi ile Stalin Marksizmi arasında bir fark görmez.

Romantik tarih yazıcılığı anlatımında hayal edilen toplum için bir ülkeye ihtiyaç vardır. Bu noktadaki ihtiyaç,Arendt’in anlatımıyla sınırları belli olmayan bir karasal yayılım ile karşılanır. Türkiye açısından Turan bir ülkedir. Almanya açısından Avusturyalılar, Çekler, Polonyalılar vs. bir ülkedir.

Bu tarih yazıcılığı yaklaşımları, sınırları belli, belli olan bu sınırlar içerisinde mutlak otoriteye sahip bir ulus devlet tanımını da aşındırmıştır.

Ulusçu tarih yazıcılığı, ulus-devletin kendi tarihini kendi ülkesi ile ilişkilendirmek için de temel bir rol üstlenmiştir.

Ulusçu Tarih Yazıcılığının Karşılaştığı Yazma Sorunları

Bu değişim sürecinde kutsalın boşalttığı yeri tarih,“ulus” gibi yeni aidiyetler inşa ederek doldurur. Bu çerçevede 19. yüzyılın romantik akımı, pozitivist tarih yazıcılığına bir tepki olarak ortaya çıkmış ve aidiyet inşa etmede etkin rol oynamıştır.

Ulus-devletin inşasında ulusçu tarih yazımı araçsal rol oynamış ve bunda üç epistemolojik seçim belirleyici olmuştur. Bunlardan birincisi yeni bir öznenin seçilmesi ve bunun karşısına bir “öteki”nin inşa edilmesi, ikincisi tarih yazma biçiminin “anlatı” olması ve üçüncüsü de tarih ve coğrafyada idiografik (değişebilir) bir anlayışın benimsenmesidir.

İnsan ilişkilerinde iki yön vardır. Bunlardan biri ait olma ilişkisi ve diğeri de sahip olma ilişkisidir. İnsan ya bir şeye sahip olma yönünde eylemde bulunur, dil kullanır, evim, oğlum, eşim gibi ya da aidiyet bildiren eylemlerde bulunur, dil kullanır, Türküm, tarihçiyim, gencim, Müslümanım gibi. Özne olarak ulusun inşasında ötekinin oluşturulması çok önemli bir etkiye sahip olmuştur. Bu yolla bireylerin inşa edilen ulusa aidiyeti güçlendirilmiştir. Böylece toplumun bireylerinin yönelimi ve aidiyeti sağlanmıştır.

Tarih yazıcısı anlatısını kurarken, geçmişteki olaylar arasında sürekliliği sağlayan bir hikâye kurar. Bu yazımda tarihselci bir yol tercih eder. Böylece anlatısının köklerini daha iyi kuracaktır. Tarihselci bir anlatımın benimsenmiş olmasının ulus-devlet açısından önemi, zamanı bir takvim içerisinde akıp gidecek şekilde ele almasıdır. Ulus, bu zaman içinde gelişir. Böyle bir zaman anlayışı ile yazılan anlatı ulus-devleti geleceğe dönük iyimser bir proje haline getirecektir.

Tarih yazıcısı anlatısını idiografik bir yöntemle yazması ona bir coğrafyayı zorunlu kılacaktır. Her anlatıda bir mekâna ihtiyaç duyulur. Bir ulusun diğer uluslardan farklılığı üzerine idiografik bir betimlemede tarihçi tarihselciliği yanında mekansalcı da olmak zorundadır.

Tarih yazıcılığı mahiyeti itibari ile akademik bir faaliyettir. Fakat bu tarih eğitim kurumlarına, ulus-devlete iyi vatandaş yetiştirmek için yazılması durumunda tarih yazımının biçimi değişmektedir. Bu tip tarih yazımlarında akademik yazımın serinkanlı dili yerine duygulara hitap eden bir dil kullanılmaktadır. Belki de asıl ulusçu tarih yazıcılığı, araçsal yönü baskın olan bu yazım biçimidir.

 

 

 

 

Kaynakça;

-Adıvar, Halide Edib; “Yeni Turan”; Can Yay., Baskı Yılı:2018

-Arendt, Hannah; “Totaliterizmin Kaynakları 2/Emperyalizm”; İletişim Yay., Baskı Yılı:2014

-Breisach, Ernst; “Tarihyazımı”; Yapı Kredi Yay., Baskı Yılı:2018

-Ersanlı, Büşra; “İktidar ve Tarih: Türkiye’de ‘Resmi Tarih’ Tezinin Oluşumu (1929-1937)” İletişim Yay., Bakı Yılı 2013

-Gönlübol, Mehmet; “Uluslararası Politika; İlkeler-Kavramlar-Kurumlar”; Ankara Ün. SBF Yay., Baskı Yılı:1985

-Renan, Ernest; “Ulus Nedir?”; Pinhan Yay. Baskı Yılı 2016

-Tekeli, İlhan; “Tarihyazımı Üzerinde Düşünceler”; Dost Kitabevi Yay., Baskı Yılı:1998

 

[1] Renan, Ernest; “Ulus Nedir?”; Pinhan Yay. Baskı Yılı 2016; s.52

[2]Pareto seçkinler değişimine ilişkin düşüncelerini “Seçkinlerin Yükselişi ve Düşüşü” isimli kitabında açıklamıştır.

[3]Gönlübol, Mehmet; “Uluslararası Politika; İlkeler-Kavramlar-Kurumlar”; Ankara Ün. SBF Yay., Baskı Yılı:1985, s.52

[4]Ersanlı, Büşra; “İktidar ve Tarih: Türkiye’de ‘Resmi Tarih’ Tezinin Oluşumu (1929-1937)” İletişim Yay.; Bakı Yılı 2013; s.21

[5]Breisach, Ernst; “Tarihyazımı”; Yapı Kredi Yayınları; Baskı Yılı:2018; s.334-336

[6] Adıvar, Halide Edib; “Yeni Turan”; Can Yayınları Baskı Yılı: 2018

[7]Ersanlı; “Age”; s.23

[8]Arendt, Hannah; “Totalitarizmin Kaynakları 2 / Emperyalizm”; İletişim Yayınları, Baskı Yılı: 2014, s.179-187